Zeynep Azra Küçükada Özel KOÇ Okulları Mustafa V. Koç Öykü Yazma Yarışması’nda 1. Oldu!

Zeynep Azra Küçükada Özel KOÇ Okulları Mustafa V. Koç Öykü Yazma Yarışması’nda 1. Oldu!

7D sınıfı öğrencilerimizden Zeynep Azra Küçükada Özel Koç Okulları Mustafa V. Koç Öykü Yazma Yarışması’nda “Zerdaliler Olana Kadar” olmuştur. Öğrencimizi tebrik ederiz.

 

ZERDALİLER OLANA KADAR…

Bir yaz akşamı… Mehmet Öğretmen, her zaman olduğu gibi bahçesine serdiği mindere oturdu. Kafasını kaldırıp baktığı gökyüzü onundu, kendi hayal dünyasının gökyüzüydü. Orada ne sıkıntı, ne dert, ne de savaş vardı. Her yıldız onun için umut, barış ve bereketti. Mehmet’in tek eğlencesi köyün çocuklarıyla beraber yaptığı dersleri ve hayalleri gibi uçsuz bucaksız olan gökyüzüydü. Kendini eğitime ve öğrencilerine adamış şekilde köyde yaşamını sürdürüyordu. Köyün adı Uludere’ydi. Anadolu’nun unutulmuş bir ilçesinin, unutulmuş bir köyü…

Mehmet Öğretmen’in gözleri yıldızlar, aklı hayalleri ile doluyken öğrencisi Ömer’in sesiyle irkildi: “Öğretmenim, annem gözleme yaptı. Sıcak sıcak size de gönderdi.” dedi. Ömer, Mehmet Öğretmen’in köye gelen öğretmenlerin kalması için hazırlanmış ve eskiden bir ahır olan evinin hemen yanındaki evde yaşıyordu. Gözlerindeki ışıltı yıldızlarla yarışacak kadar parlak olan bir köy çocuğuydu Ömer…  Mehmet Öğretmen, “Ömer, çok teşekkür ederim. Anacığının ellerine sağlık, otur da biraz sohbet edelim.” dedi. Ömer gözlerinde ışık, yüzünde çiçeklerle oturdu öğretmenin yanına. Mehmet Öğretmen, Ömer’e memleketinden gelen zerdaliden ikram etti. Ömer, güneşten sararmış çilli zerdaliden ufak bir ısırık aldı. Süt dişlerinin arasında ezdiği zerdalinin müthiş kokusu onu mest etti. Mehmet, ona memleketindeki zerdali bahçelerini anlattı. Ağaçların üzerindeki zerdalilerin bir güneş gibi ışıldadığından, o bahçelerdeki zerdali ağaçlarının kokusuyla yeni bir dünyanın kapısının aralandığından bahsetti. Ömer, Mehmet’i can kulağıyla dinliyordu. “Keşke bu köyde de zerdali bahçesi olsaydı, böylece istediğimiz zaman zerdali yerdik.” dedi.  Aslında Mehmet de yaşadığı bu köyde farklılık yaratmak istiyordu. Köy halkının el ele verince üstesinden gelemeyecekleri iş yoktu ama güçlerini birleştirip bir şey yapmak için uğraşmıyorlardı. Birlikten kuvvet doğacağını henüz anlamamışlardı. Mehmet’in aklına dahiyane bir fikir geldi. Gerçekten de görev yaptığı köyde hiçbir şey yetişmediğini ve köylülerin buna dair bir çaba sarf etmediklerinin farkına vardı. Denizlerden bile derin düşüncelere dalmışken Mehmet’in aklına babası geldi. Mehmet’in memleketinde yaşayan babasının orada ilkbahar gelince sararan kocaman bir tarlası vardı. O tarla memleketin en olağanüstü, en büyüleyici tarlalarından biriydi. O tarla, memleketin cenneti… Mehmet’in babası pek çok meyve ve sebze yetiştiriyordu. Herkes onun meyveleri ve sebzeleri için ölüp biterdi. Baldan tatlı, capcanlı renkleri olan meyve ve sebzeleriyle memleketin gözdesiydi. Mehmet, biraz akıl yürüttü. Aslında Mehmet, babasına mektup yazsa bu düşüncelerinden ona da bahsetse hiç de fena olmazdı. Ömer’le biraz oturup lafladıktan sonra büyük bir heyecanla evine girip çalışma masasına yöneldi. Hayatında yeni bir sayfa açar gibi bembeyaz bir sayfa çıkardı ve mektubunu yazmaya koyuldu. İlk başta üstünkörü bir yazı yazdı, sonra o yazdığı şeyleri biraz daha geliştirerek daha etkileyici bir şekilde düşündüklerini kaleme aldı. Yazmayı bitirince gönül rahatlığıyla yatağının yolunu tuttu.

Mektubunda ailesine olan hasretini dile getirdikten sonra babasına Uludere köyünde neredeyse hiçbir ürün yetiştirilmediğinden bahsetmişti ve Uludere köyü halkına ürün yetiştirmeyi nasıl öğretebileceğini sormuştu. Babasından bu konudaki tecrübesini Uludere halkına aktarmasını istemişti. Aynı zamanda biraz meyve ve sebze yetiştirmek için fide ile tohum rica etmişti. Günler su gibi geçiyordu ama hâlâ babasından bir haber yoktu. Mehmet, artık babasından ümidini kesmişti ve canı sıkkın bir şekilde okuldan çıkıp evine yöneldi. Aniden omzuna birinin dokunmasıyla irkildi. Arkasına döndü ve ona gözlerinin içi gülümseyerek bakan babasını gördü. Babasına sıkıca sarıldı. Babası da özlemle ona sarıldı. Mehmet, babasının arkasındaki paket yığınını fark etti; mutluluktan ne yapacağının bilemiyor, paketleri bir köre bahşedilen göz gibi görüyordu. Babası büyük bir zevkle oğlunun hareketlerini izliyordu. Oğluna bakıp “Kusura bakma oğul, fideleri ve tohumları toparlamak çok vaktimi aldı, o yüzden biraz geciktim. Çok geç kalmamışımdır umarım.” dedi. Mehmet, minnettar bakışlarla babasına baktı. O gece uzun saatler boyunca Mehmet’in gökyüzünün altında oturup baba oğul sohbet ettiler. Mehmet ve babası o günün yorgunluğundan ve kafalarındaki düşüncelerin yoğunluğundan dolayı eve gidip hemen uyudular. Diğer gün ikisi de sabah erkenden kalktı. Koşa koşa köyün hocası İnce Ahmet’e gittiler. Ahmet, vücudu gibi ruhu da ince, bilinen kaba, bağnaz hocalardan değildi. Mehmet, fikirlerini anlatıp ondan anons yapmasını istedi.  İnce Ahmet, Mehmet’in söylediklerinden çok etkilendi, geleceğe dair çok ümitlendi. Uludere köyünde bir şeylerin yetiştirilme fikri onu çok heyecanlandırmıştı. Hemen bu teklifi kabul etti ve anons yapmaya başladı. “Saygıdeğer Uludere halkı, saat 12.30’da hepinizi Uludere Köyü İlkokulu’nun bahçesine bekliyoruz. Herkesin katılım sağlaması köyümüzün geleceği için çok önemlidir. Bu nedenle köyümüzün her bir üyesinin katılımını beklemekteyiz.” diye anons etti. O gün saat 12.30’da bütün köy halkı 7’den 70’e oradaydı. Mehmet’in babası kendini tanıttı ve sonra köy halkına burada ne için toplandıklarını anlattı. Baba oğul tüm köy halkına birlikte meyve ve sebze yetiştirmekten, verimli tarım yapmaktan bahsetti. Ahali çok heyecanlanmıştı. Özellikle Ömer’in ayakları yerden kesilmişti. Mehmet’in babası anlatmaya devam etti. O anda tüm köy halkı onu pür dikkat dinliyordu. Art arda sorular geldi. Anlatacakları bittikten sonra köy halkını arka bahçeye götürdüler. Kimisi en önde anlatılanları uygulamak isterken kimisi ise arkada durup olanlar hakkında konuşuyordu. Bu meyvelerin ve sebzelerin büyümeyeceğine inandıkları için arkada hiç durmadan söyleniyorlardı. “Biz bu hikâyeleri çok duyduk, burada bir şey yetişmeyecek, siz bizi kandırıyorsunuz.” deyip duruyorlardı. Söylenenleri Mehmet ve babası da duyuyordu ama zerdaliler olana kadar onları duymazlıktan gelmeye karar verdiler.

Zaten bu söylenenlerin aksine köyün büyük bir kısmı Mehmet’in babasını merakla dinliyor ve anlattıklarını heyecanla uygulamaya çalışıyordu.  Bu fikir en çok çocukları heyecanlandırmıştı, hiç eğlenmedikleri kadar eğleniyorlardı. En sonunda tohumları ektiler ve fideleri diktiler. Mehmet, çok mutluydu babasıyla gurur duyuyordu. İlk aşamada yapmaları gerekenleri heyecanla yaptıktan sonra hızlıca iş bölümü yaptılar. Hep birlikte bu uğurda çaba sarf etmeye başladılar. Ta ki o sabaha kadar…

O gün fidanları sulama görevi Ömer ve arkadaşlarınındı. Görevlerini yerine getirmek için koşar adımlarla fidanların yanına geldiler. Bir taraftan fidanları sularlarken bir taraftan da fidanların yapraklarını seviyorlardı. Ömer bunu ninesinden öğrenmişti. “Oğul, yaprak deyip geçme; o da sevgi ister.” demişti ninesi . “Sevildiğini hissederse o da seni mutlu etmek ister. Daha çok büyür.” diye de eklemişti. Ömer, yaprakları severken yaprağın altındaki yeşil böcekler dikkatini çekti. Bu böcekler onu telaşlandırdı, hemen arkadaşlarını çağırıp onlara da böcekleri gösterdi. Çocuklar hızlıca tüm fideleri kontrol ettiler. Yeşil böcekler hepsinde vardı. Çocuklar soluğu Mehmet’in babasının yanında aldılar. Neredeyse hiç nefes almadan gördüklerini anlattılar. Mehmet ve babasıyla birlikte tekrar fidanların yanına gittiler. Mehmet’in babası, “Çocuklar, durum maalesef tahmin ettiğim gibi, fidanlarımız bitlenmiş.” dedi. Ömer’in küçük kardeşi Emine, “Ninem benim saçım bitlenince bit ilacı döküp taramıştı. Onlara da o ilaçtan dökelim, belki o zaman kurtarabiliriz.” dedi. Mehmet’in babası gülümseyerek minik Emine’ye baktı. Bir süre ne yapabileceğini düşündü. Aslında bitkiler için kullanılan bit ilaçları vardı ama o da biliyordu ki ilacı almak için şehre inmeleri gerekiyordu ve bunun için de arabaya ihtiyaç vardı. Normal şartlarda otobüs de olurdu ama bu durumda çok zamanları yoktu, acele etmeleri lazımdı ve otobüs sadece belli saatlerde kalkıyordu. Babası Mehmet’e nereden araba bulabileceklerini sordu.

Mehmet, köy halkında arabası olan sadece bir kişinin olduğunu onun da Ali Bey olduğunu biliyordu ama Ali Bey’in bu köyde zerdali üretmeye karşı olduğunu da biliyordu. Zamanında herkese ne yapılacağı anlatılırken o, bu sırada sürekli dalga geçiyor, bu fikre inanmadığını söylüyor ve bıyık altından gülenlerin başında geliyordu. Bunları düşününce yardım isteklerinin karşılıksız kalacağını düşünse de Mehmet yine de şansını denemek istedi. Bunun üzerine bütün köyü toplayıp Ali Bey’in kapısını çalmaya gitti. Başta Mehmet ve babası olmak üzere tüm köy halkı Ali Bey’e dil döküyordu, artık dillerinde tüy bitmişti. Ali Bey, en sonunda pes etti ve pek içinden gelmeyerek de olsa yardım etmeyi kabul etti. Mehmet, babası ve Ali Bey yola çıkmak üzere arabaya bindiler.  Çok az yol aldıktan sonra araba çamura saplandı, hareket etmiyordu, bunu gören köy halkı duruma el atıp arabayı iterek çamurdan kurtardılar ve el birliğiyle arabayı yola çıkmak için hazır hâle getirdiler. Sonunda gerekli ilacı almak için yola çıkılmıştı.

Yaklaşık iki saatte şehre indiler. Hemen ziraat malzemeleri satan bir yere gittiler.  Fazla zamanları yoktu, ateş almaya gelmiş gibi ilacı alıp çıktılar. O sırada köydekiler de toplanıp ne yapabilecekleri konusunda akıl yürütüyorlardı. Herkes ağaçlar için birlik olmuştu. Akşama doğru köye geri gelen arabayı görünce yürekleri ağızlarına geldi, merakla ve biraz da korkarak ne olduğunu sordular. Olumlu bir cevap gelince derin bir nefes aldılar. Ali Bey her ne kadar istemeyerek gitse de şimdi bu işin bir parçası olmakla gurur duyuyordu. En sonunda tüm fidelere ilaçları uyguladılar. Kısa sürede yapraklar eski parlaklığına dalları da eski kuvvetlerine kavuşmuşlardı. Bütün köy Ali Bey’e, Mehmet Öğretmen’e ve Mehmet Öğretmen’in babasına minnettardı. Nihayet bütün köy birlikten kuvvet doğacağını anlamış ve buna göre davranmıştı. Böyle olunca da her şey yoluna girmişti. Artık Mehmet’in babasının da memlekete dönme vakti gelmişti. Bütün köy halkı onu saygıyla, sevgiyle ve alkışlarla uğurladılar. Mehmet’in babası da gönül rahatlığıyla evine dönmüştü, üstüne düşeni yapabilmenin mutluluğunu hissediyordu.  Köy halkının yardımlaşması ve dayanışması sonucu oluşturulan bu mucizevi tarla çok kusursuz görünüyordu. Ağaçlar büyüyüp olgunlaşmış, meyve vermeye başlamıştı.

Günler ayları kovaladı, tarla gün geçtikçe büyüyordu. Bu durum köyün mutluluğunu da artırıyordu.  Bir sabah çocuklar, Mehmet Öğretmen’le birlikte el birliği ve büyük bir emek ile oluşturdukları tarlaya gittiler. Çocuklar, tarlanın görüntüsü karşısında mest olmuşlardı; her biri güneşte sapsarı parlayan zerdali ağaçlarının yanına toplanmışlardı. Zerdalilerin o muhteşem kokusunu ilk defa almışlardı hayatlarında. Mehmet Öğretmen, çocuklara ağaçlardan zerdali toplattı. Çocuklar, zerdali toplamaktan büyük bir keyif alıyorlardı. Hep birlikte biraz zerdali topladıktan sonra yıkayıp yemeye başladılar. Hepsinin gözleri parlıyordu, ağızlarından sular akıyordu. Yanakları dopdoluydu. Çok tatlı görünüyorlardı. Mehmet Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Utanmasalar parmaklarını yalayacaklardı çocuklar, o kadar çok sevmişlerdi. Sabah serinliğinde zerdali ağaçlarından gelen bu koku bütün köye yayılıyordu. Uludere köyü hiç olmadığı kadar huzurlu ve güzel bir yer olmuştu. Zerdaliler köye renk getirmişti; dayanışmanın, yardımlaşmanın önemini göstermişti. Bu fideleri dikip büyütürken köy halkının gösterdiği dayanışma onları birbirlerine daha çok bağlamıştı. Uludere köyü halkı gelecekte görecekleri daha güzel günlerin umuduyla yarınlara umutla, birlik içinde ve zerdali kokusu ile bakıyordu.